BEREKETLİ BİR SEYAHAT


Her zaman hızından şikayet ettiğimiz zaman aslında o kadar da hızlı olmayıp kimi zaman  bize o kadar cömert davranıyor ki kırk altı saate sığdırabildiklerimi yazınca siz de bana hak vereceksiniz.

Yıllardır bir yerlere gidip geldiğim halde atamadığım özelliklerimden birisi yolculuk heyecanıdır. O günde öyle oldu, sabahın köründe evden ayrılmam gerektiği halde o gün ancak 02:00 civarında uykuya dalabildim, tam rüya görmeye başlayacaktım ki, sabahları hiç de sevimli olmayan telefonumun alarm sesi beni uyandırdı. Başka günler olsa saatimi belki bir saat çaldırır sonra kalkardım ama o gün bir an uçağı kaçırma riskimi düşünerek ilk çalmada kalktım.

Biraz kendime, biraz da muhataplarıma saygımdan dolayı güzelce tıraş olup, kıyafetlerimi giyindim ve önce çocuklarla, onları uyandırmadan, sonra da eşimle, onu uyandırarak vedalaştım ve saat 04:00 gibi attım kendimi sessiz Sivas sokaklarına. Gece Sivas’a yakışıyor galiba, gündüzünden daha güzel oluyor şehir. Sabah namazı dolayısıyla bazı evlerden süzülen ışıklar caddenin ışıkları ile karışmış. Yine namaz dolayısıyla camilerden ışık ve ses geliyor, çok yoğun olmasa bile.


Meydanda bulunan Jandarma binasının önü bizi havaalanına götürecek servis aracının geleceği yer olduğu için oraya kadar yürüyorum. Benimle birlikte havaalanına gidecek üç kişi oluyor. Servis sadece beş dakika gecikiyor fakat hemen ucuz siyaset başlıyor “nerede bu belediye, böyle iş mi olur”, ne de sabırsız bir milletiz. Yerinde eleştiriye can feda fakat insan kaynaklı bu gecikmeler neden hemen yöneticilere mal edilir ki. İnsafı elden bırakmamak lazım. Meydandan geçen vatandaşlar var, araçlar da tabi. Her geçen Sivas ağzıyla selam verip geçiyor, selam vermeden geçen yok. Meydanda az sayıda insana rağmen oldukça hissedilir derecede karga sesi var, kara karga ve alaca kargalar sabahın köründe çok gayretle ötüşüyorlar.



Yaklaşık 20 kilometrelik yolu kah şehri izleyerek kah dalarak tüketiyorum. Havaalanı oldukça sakin, kazan simidi, peynir ve çayla kahvaltımı yapıyor ve Türk Havayollarının uçağına geçiyorum. Her zaman olduğu gibi yine koltuğum cam kenarında. Uçuş anında ve sonrasında güzel oluyor izlemek yer yüzünü. Sivas’ı sabah saatlerinde bir de gökten izliyorum. Mevsim etkisiyle olacak Sivas yukarıdan yemyeşil gözüküyor, henüz kurumayan otlar ve ekili alanlar bu yeşilliğin mimarı. Arazisi gayet geniş ve her şey için uygun, Sivas’ı gökten izlerken yatırıma ne kadar aç olduğunu, ne kadar müsait olduğunu bir kez daha görüyorum. “İnşallah Sivas’ımız çok geç kalmadan ihtiyacı olan yatırımları çeker” diye dua ediyorum.


Bulutların üstüne çıkmak ve onlara yukarıdan bakmak yine en sevdiğim şeylerden birisi. Yukarıdan kar kürtükleri gibi görünüyor mübarek. Kimisi tüy gibi kimisi ise çok daha yoğun görünümlü bu bulutların. Kısacası gökte gitmek çok zevkli. Gökleri epeyce temaşa ettikten sonra hepi topu 1 saat 10 dakika olan yolculuğun sonu geliyor ve bütün ihtişamı ile İstanbul görüş alanımıza giriyor. Deniz manzarası, şehir manzarası bize haykırıyor, “Sivas’ta güzel olabilir ama ben daha güzelim”. “Ona ne şüphe İstanbul’um sen dünyalar güzelisin” diyesim geliyor o haykırışa karşılık.


Sivas Nuri Demirağ havaalanının aksine Atatürk Havaalanı insan kaynıyor, o saatte bile. Ben İstanbul’a iner inmez projeleri inceleyeceğim Fırat bey telefon ederek kapıda olduğunu söylüyor. Çıkıyorum ve aracına atlayıp Yıldız Teknik Üniversitesi’nin Davutpaşa Kampusu’nda yer alan teknoparka gidiyoruz. Yol boyunca Fırat bey şirketlerini, nereden nereye geldiklerini heyecanlı şekilde anlatıyor. Projenin bir parçası da kuruluşun alt yapısı olduğu için zevkle dinliyorum. Proje sunumundan önce çaylarımızı içiyor ve sunuma geçiyoruz. Sunumun başarısı için ben de onlarda ellerinden geleni yapıyorlar ve sunumu 2 saat gibi bir sürede bitiriyoruz. Uyumamak için kahvenin uyarıcı gücünden faydalanıyorum.


Sunum sonunda Fırat bey sağ olsunlar beni otelimin bulunduğu muhite getiriyor. Otelim sütlüce’de, Haliç’in tam ucunda, İstanbul’un en güzel otellerinden birisi Hilton Garden Inn Hotel. Otele yerleşmeden önce yine o civarda yer alan, ülkemizin kayda değer eserlerinin minyatürlerini içeren MiniaTürk’e gidiyoruz. MiniaTürk çok güzel bir proje olmuş. Hepsi birbirinden güzel minyatürler arasında en çok ikisi dikkatimi çekiyor; Divriği Ulu Cami ile Darende Şeyh Hamidi Veli Türbesi minyatürleri. İnsan gururlanıyor böylesi eserlere sahip olmaktan. Çok sayıda turist var ve bu turistlerin çoğu da çocuk turist. Dünya çocuklarının zihninde böyle güzel eserlerle Türkiye’nin yer alacak olması ülkemiz adına sevinilecek bir durum.


Fırat bey ile MiniaTürk gezimizin ardından ben otelime yerleşiyorum. Otele daha girişte bir fark hemen hissediliyor. Hilton demek ki boşuna Hilton olmuyor. Bu otelin diğer Hiltonlardan farkı ise profesyonel iş yaşamına uygun olarak tasarlanmış olması. Bir iş adamının veya bir akademisyenin ihtiyacı olan ortam eksiksiz olarak düşünülmüş. Oldukça başarılı bir çalışma masası, kesintisiz internet, uzaktan baskı alma, ve diğer imkanlar bu oteli biraz daha farklı hale getirmiş. Zaten saymama gerek yok diğer özellikler Hilton’dan beklendiği güzellikte. Hani derler ya kendinizi özel hissediyorsunuz. Ara sıra gitmek lazım.


Otele yerleşip biraz dinlendikten sonra oğlumun hocasının bir isteğini karşılamak ve Eminönü ve Taksim’i gezmek için çıktım. Eminönü meydanına iner inmez ilk işim balık ekmek yemek oldu. Bir numara ya balık ekmek. Her uğradığımda ihmal etmediğim şeylerden biridir. Arkasından mısır çarşısı ve Tahtakale ve o civar, hem gezip hem de yaka mikrofonu aramaya devam ettim. Biraz geç bir saat olduğu için midir nedir koskoca Tahtakale de bulamadım. Gerçi çok fazla açık dükkanda bulamadım ya. arkasından vakit kaybetmeden Taksim’e geçtim. Tünel yolu üzerinde olur dediler. Meşhur İstiklal caddesi boyunca yürüdüm, adım başı bir dükkan, kime sorsam yok. Tünele kadar gittim, döndüm fakat yok oğlu yok. Yaka mikrofonu yoktu ama insan kaynıyordu. Türk’ü, Turisti valla iğne atsanız yere düşecek gibi değil. Adım başı müzik yapan birileri, modern ve nispeten açık giyimli vatandaşlar v.s. Ara sokaklarda yer alan bar ve müzikhollerden müzik sesleri geliyor. Aynı yoldan yine dükkanlara bakarak döndüm ama aradığım maalesef yok. Yorgunluktan ayaklarım şişti resmen. Taksimde bir simit cafe’de çay eşliğinde biraz dinlendikten sonra bir taksi ile otelime döndüm. gece ışıkları altında Haliç’i izledim, Haliç manzaralı odamdan. Ardından diğer güne biraz hazırlık yaparak yatışa geçtim.



Sabah kahvaltımı otelde yaptım, bir servis bizi Haliç Kongre merkezine götürdü. Haliç Kongre merkezi, reklamında da belirttiği gibi İstanbul’un denize nazır tek kongre merkezi. Süper bir manzara ve daha birçok önemli özellik. Gittiğimizde proje posterlerimiz sergilenmişti. Hepimiz gidip projemizin başındaki stantlarda yerimizi aldık. Gelen, giden, soran, soruşturan olduk, cevapladık dilimiz döndüğü kadar. Eski okulumdan hoca arkadaşlarla görüştüm, hatta yıllar öncesinden hocamız olan Ragıb hocayı gördüm. Okan üniversitesinden tanışık olduğum Birkan’ı gördüm v.s. Böylesi toplantıların önemli faydalarından birisi de bu zaten. Alanla ilgili kişileri bir araya getirmesi. Öğleden sonra oldukça faydalı sunumlar, oldukça değerli yetkililer tarafından sunuldu. Kendi adımıza bir şeyler anlamaya çalıştık, özellikle Üniversite-Sanayi işbirliğinin sorunları konusunda.

Gece uçağım olduğu için program sonuna kadar kalmadım. Otelime döndüm. Otele çıkmadan önce o civarda birçok kez gördüğüm Uykuluk denen yiyeceğin ne olduğunu merak ederek bir lokantaya daldım. Uykuluk ustalarından birine dedim ki “Bu uykuluk nedir bana anlatıp ardından da yenebilecek bir şeyse bir porsiyon istiyorum”. Usta anlattı, “Uykuluk hayvanların boyun bölgesinde bulunan beyaz etten yapılır, iyidir” diye. Uykuluk geldi, güzeldi ama bana çok yağlı geldi. Kola olmasa herhalde yiyemezdim. Bir de bolca ekmek. Bir daha yer miyim, olabilir.


Otele gidip toparlanarak saat 21:00 gibi otelden ayrıldım. “23:00’de uçağım var” dedim, taksi şoförü “hiç merak etme” dedi. Yola bir çıktık, şoförde şaşırdı, “inşallah yetişiriz” demeye başladı. Sahil yolundan zar zor yetiştik. 10 dakikalık rötardan sonra uçağımız kalktı. Uçakta Sivas belediye başkanı ve Üniversitemizin rektör yardımcısı Recep Toparlı’da vardı. Ayrıca eski öğrencilerimden biriyle karşılaştık uçakta.

Bu sefer izlediğim ışıklar altında İstanbul’du, ateş böcekleri gibi gözüken şehrin ışıkları şehri gündüz olduğundan daha güzel gösteriyor. İstanbul galiba seni seviyorum, ümit ediyorum ara sıra seni ziyaret etmek zorunda kalır ve hasretimiz çok artmadan görüşürüz.

Şehre kırk altı saat sonra döndüğümde “vay be” dedim, bu kadar sürede bu kadar iş, gerçekten bereketli bir seyahat oldu. Başka bereketli seyahatleri sabırsızlıkla bekleyeceğim. 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

GÜRÜN MESLEK YÜKSEKOKULU

GÜRÜN MESLEK YÜKSEKOKULU HAKKINDA MERAK EDİLENLER

Bilgisayar Mühendislerine ve Bilgisayar Mühendisi Olacaklara Tavsiyeler