14 Mayıs 2014 Çarşamba

ANNEM...


Yıllar önceydi, babam hakkında bir yazı kaleme aldıktan sonra niyetlenmiş fakat cesaret edememiştim annem hakkında yazmaya. İnanması zor gelebilir ama annemi anlatır da bir yerleri eksik bırakır ve annemi eksik bıraktıklarım için üzerim diye yazamamıştım. Cesaretim yettiğinde yazacaktım… ama şimdi hem cesaretim her zamankinden düşük, hem daha yalnızım hem de yazıyorum. Vefatının bana verdiği derin teessür ile yazıyorum. Duygularımı yazıya dökerek hafifletmek için yazıyorum. Bir evladın annesine bir görevi olarak yazıyorum…

Herkesin annesi kendine ne kadar özel ve kıymetli ise benimki de bana özel ve bir o kadar da değerli. Siması simama benzeyen annem benim. Küçük bir çocukken “Kimin oğlusun” diye sormaya bile gerek duymadan annemi tanıyan herkes bana “sen Latife’nin oğlusun değil mi” derlerdi. Bunu her seferinde gelir anneme anlatırdım ve annem mutlu olurdu, kim mutlu olmaz ki evladının kendine benzemesinden.

Annemle yayla yolculuklarımız da meşhurdur. Annem yaylaya çalışmaya giderken, yayladan kasabaya dönerken genellikle merkep ile yolculuk yapar, yanına da küçük bey olarak beni alırdı. Benden büyük iki kardeşim ve benden küçük iki kardeşim kız olunca ben yıllarca annemin yol arkadaşı oldum. İyi bir sürücü olan annem ile yıllarca o yollarda birlikte gittik geldik. Diğer kardeşlerimden şanslı olduğum bir konudur annemin sıcaklığı ve güveni ile o yollarda yolculuk yapmak.

Yine hiç unutmam 12 yaş civarında artık yayla yollarında tek başına gidip gelmeye başlamıştım. (afedersiniz) merkebe yüklenen odun, ot ne olursa ben o yükü yayladan alır kasabaya götürürdüm. Annem ise yükü çoğu zaman tek başına yükler, beni tembihler ve yolculardı. Her telin yolculuğu benim için gurbetti, daha o yıllarda hemen her gün gurbeti yaşar ve yollarda hüzünlenerek gider gelirdim. O yıllar, canım annemin belki en kuvvetli olduğu yıllardı. Bahçeye koşarak gider, yine bahçeden koşarak gelirdi.

Hem evimizin önüne seki yapar, nane, reyhan, birçok çeşit çiçek diker hem de bahçelerimizin hepsine; fasulye, patates, soğan, salatalık, domates, kimi zaman nohut, karpuz, v.s. dikerdi. Nasıl dikmesin ki, evde irili ufaklı sekiz on çocuk sadece bir inşaat ustasının bilek gücü ile geçinemez ki. Annem önümüzde olur biz ise onu yarım yamalak desteklerdik. Babam da çok çalışkan bir insandı muhakkak ama el işine gitmekten ev işine fırsatı olmazdı ki adamın.

Anneme yardım etmeye kendimi öyle kaptırmıştım ki ortaokul sonunda sınava girerken (çocukça) tek düşüncem “ben okula gidersem anneme babama kim yardım eder” idi. O kaygılar içerisinde, biraz da tembellik ile okul sonu sınavlarında başarısız oldum. İnanması zor gelebilir ama başaramadığım için sevindiğim nadir olaylardan biridir. Annem ile çalışma zevki böyle bir şeydi işte.

Her anne bir miktar evladının arkadaşıdır muhakkak ama biz daha iyi arkadaştık, Allah biliyor. Annemin geçmişe dair anlattıklarını her seferinde pür dikkat dinler ve kendimce çıkarsamalarda bulunurdum. Çocuk aklımla kim daha güvenilir kim daha güvenilmez konusunu düşünür dururdum. Rahmetli Sultan ebemin yaşam öyküsü çok içli gelirdi her daim. Ayrıca, yıllarca yatakta hasta yatan dedem ve annem ile teyzelerimin çileli hayatı beni derinden üzerdi. Annemin çocuk yaşta gelin olması, bebesinin ölümü ve ona üzülmesi beni de çok fazla etkilerdi.

Annem benim, her zaman üzecek değil ya, kimi zaman gerçek hayatın komik yanlarını, kimi zaman ise işittiği fıkraları bizimle paylaşırdı.

Annemin beni motive eden yönü de takdire şayandır. İlkokul yıllarında oldukça vasat bir öğrenci olan ben’i ortaokul yıllarında adam etmiştir onun yönlendirmesi. Hiç unutmam ortaokul birinci sınıftayım, sülalemizin değerli eğitimcilerinden İbrahim öğretmen bir gün bize geldi. Anneme beni şikâyet etti. “Hidayet’in kafası çalışıyor kendi çalışmıyor” dedi. Bana sordular “Hiç zayıf dersin var mı” “Yok” “Pekiyi Teşekkür alabiliyor musun” “Yok” deyince “bre akılsız” dediler “biraz çalışsan teşekkür alırsın”. Bu motivasyon ve annemin her daim desteği ile doktora eğitimim bitene kadar ve hatta hala ders çalışıyorum, hem de günlük. Demek ki annelere çok iş düşüyor, yeter ki yaklaşmasını bilsinler evlatlarına.

Yıllar birbirini kovaladı ve zaman geldi çattı ben Üniversite’yi kazandım. O zaman telefon yok mektup var. Okuması olan ama yazması iyi olmayan annem kardeşlerime defalarca mektup yazdırarak bizi gurbet ellerde yalnız bırakmadı, ayrıca motivasyonları hiç eksik olmadı.

Evlilik çağımız geldiğinde bir karar vermemiz gerekiyordu, kime danışacağım, tabiî ki anneme. Annem ile uzun uzun konuşmalarımızın sonrasında amca kızında karar kıldık. Annemin onay verdiği birisi ile evlenerek annemi sanırım o konuda da mahcup etmedim. Annem de doğru seçim konusunda sağ olsun bana destek oldu.

Evet, her başım sıkıştığında aradığım annem yok artık, her engelde arkamdan itekleyen gücüm de yok, ama rüyalarımız ne güne duruyor. İnşallah rüyalarımızda sohbete devam edeceğiz. Telin benim için artık daha değerli çünkü annem orada yatıyor. Ve bir karar verirken annem olsa şöyle isterdi diyerek karar verecek ve yine ortak karar vermeye devam edeceğiz.

Anacığım, mekanın cennet olsun, bize en güzel şekilde anlattığın cennetlerde konakla inşallah. Kabrin cennet bahçelerinden bir bahçe olur inşallah. Seni seviyoruz, bu can bu bedende olduğu müddetçe her duamızda ilk sırada sen olacaksın anne. Hatalar yaptıysak ne olur affet bizi…


7 Mayıs 2014 Çarşamba

Cumhuriyet Üniversitesi ve Sivas

Yıl 1974, Sivas'ın ileri gelenlerinin önderliğinde Sivas'ın ihtiyacı olan bir eğitim kurumu, Cumhuriyet Üniversitesi kuruluyor. Şehir mutlu, şehir umutlu. Cumhuriyet şehrinde ona en uygun isim tabi ki Cumhuriyet olmalı ve oluyor. 

Yıllar o kadar çabuk geçiyor ki; üniversite bu yıl 40. yılını kutlamakta. 40 bin civarında öğrencisi, 1000'e yakın öğretim üyesi, bir o kadar da geriye kalan öğretim kadrosu, öğretim görevlisi, araştırma görevlisi, okutmanı v.s. Sadece bir fakültesi bile birçok Üniversiteden daha kalabalık. Sayı tek başına bir üniversite için üstünlük kabul edildiğinde üniversitemiz epeyce iyi durumda ama tabi ki nicelik yerine üniversitelerde nitelik önem kazanıyor. 

Örneğin 6000 civarında öğrencisi olan, 15-16 bölümü olan bir dekanlık bu kadar yükü taşıyabilir mi? bu kadar öğretim elemanını, öğrenciyi iyi şekilde koordine edebilir mi? kocaman bir soru işareti. Ayrıca bir üniversite her bölüme bir sürü öğrenci almak ve ondan sonra ona yetişememek ister mi? Evet bu sorular uzar gider, gelin iyisi mi sorular çok artmadan biz onları cevaplandırmaya çalışalım.

Öğretim üyesi, araştırma görevlisi, öğretim görevlisiyle birlikte 25 civarında akademisyeni bulunan bir bölümde hasbelkader 14 yıl çalışma imkanım oldu Cumhuriyet Üniversitesi'ne gelmeden önce. Toplamda 25 öğretim elemanının olduğu bölümümüzde en son ayrıldığımda 200 civarında bir öğrenci vardı. Buna ek olarak yüksek lisans ve doktora öğrencileri de 50 kişi olsa toplamda 250 civarında öğrenci ve 25 akademisyen. Kolay bir bölme işlemi olacak yapacağımız. Öğrenci sayısı/öğretim elemanı sayısı=10, yani eski okulumda her 10 öğrenciye bir öğretim elemanı düşüyor. Yeni okulumda ve yeni bölümümde ise 200 civarında öğrencimiz ve 3 tanesi öğretim üyesi olmak üzere toplam 5 adet öğretim elemanımız var. Yani, her 40 öğrenciye 1 öğretim elemanı düşüyor. Sadece bu oranlar olsa iyi. Eski okulumda 1 adet profesör, 4-5 adet doçent, 2-3 adet yardımcı doçent, doktorasını bitirmiş 2 öğretim görevlisi ve çoğu doktora yapan bir sürü araştırma görevlisi arkadaş var. Ya burada durum ne? 3 adet yardımcı doçent ve ufukta doçentlik çok gözükmüyor, 2 adet araştırma görevlisi ve onlardan birisi daha yüksek lisans ders aşamasında. 

Bu kadar öğrenciyi biz mi istedik, vallahi yok. Biz 30-35 istedik, YÖK bize 55-60 gönderdi. Biz asistan istedik rektörlükte kadro olmadığı için 2 taneden fazla alamadık. Biz öğretim üyesi istiyoruz, Rektörlük'te bulun alalım diyor ama bulamıyoruz veya bulduklarımız Sivas'a gelmek istemiyor. Ankara'da, İstanbul'da doktorasını bitirmiş, kadro alamadığı için Araştırma Görevlisi olarak çalışan çok tanıdığımız var (kimisi de Sivaslı), rica minnet ediyoruz "neden geleyim?" diyor. Evet, bu kadar çok öğrenciyi biz bölüm olarak istemedik ama gelenin de başımızın üstünde yeri var, ne yapalım kovalım mı? Üniversitenin tavrı da bence bu yönde. Kimisi öğrenci çokluğu ve şehre getirdiği katma değerden bahsediyor ama keşke öğrenci sayısı az olsa da o katma değeri Üniversite öğretim üyeleri yaptığı projelerle sağlasa. 

Şehir, kuruluşundan bu yana haklı olarak üniversiteden bir şey bekliyor ama üniversitenin de başta bazı bölümlerdeki öğretim elemanı eksikliği olmak üzere kendi iç problemleri bir şeyler yapmaya mani oluyor. Bununla birlikte; kimi zaman şehrin basınında çıkan üniversite haberlerini okuduğunuzda üzülüyorsunuz, bu kadar da değil diyorsunuz. Örneğin, okulumuza başka şehirlerden ÖYP kapsamında gelen öğrencilere arada bir soruyorum. "Üniversitemizin eksikleri var ama siz burayı tercih etmişsiniz, nedeni nedir" diye. Onlardan aldığım cevaplar beni mutlu ediyor. Ve görüyorum ki üniversite sıralamalarına yansımasa bile üniversitemizin iyi olduğu bir çok alan var. Örneğin, sıklıkla eleştirilen diş hekimliği fakültesine Çukurova Üniversitesinden gelen bir akademisyen arkadaş Cumhuriyet Üniversitesinin hoca bakımından daha iyi durumda olduğunu ifade ediyor. Belki son dönemde hep hastane üzerine eleştiriler yapılıyor ama merak ediyorum acaba kaç kişi Hacettepe Üniversitesinin bile alamadığı uluslararası denklik diplomasını Üniversitemiz Tıp Fakültesinin aldığını biliyor. 

Sevgili dostlar, hep karşılaştırmalarda yanı başımızdaki Kayseri örnek gösterilir, onlar ileri biz geriyiz v.s. diye. Evet onlar ileri ama şehrin üniversiteye desteği anlamında da ileriler. Yani şehrin hayırseverleri çok ciddi şekilde üniversitelerine destek veriyor ve birlikte büyüyorlar. Tamam kabul Kızılırmak nehri şehir ile üniversiteyi ayırmış olabilir ama kalplerdeki ayrılık neden. Daha makul eleştirilerle, daha fazla destekle bu Üniversitemizi gelin hep birlikte büyütelim. 

Üniversitede hatalar mutlaka oluyordur ama bunu basın yoluyla abartmanın şehre bir faydası yoktur. Lütfen Üniversite aleyhinde (çok da doğruluğu olmayan) ithamlarla zaten çok iyi durumda olmayan Üniversiteyi ayaklarından tutup biraz daha aşağıya sürüklemeyin. 

Saygı ve selamlarımla,

Hidayet TAKCI
Cumhuriyet Üniversitesi Öğretim Üyesi