16 Kasım 2012 Cuma

HACKER veya daha kötüsü CRACKER


Gözünü sevdiğimin bilim ve teknolojisi genellikle iyi olanı hedefler ama bilim ve teknoloji kötü insanın eline düşünce işte o zaman başlar bütün kötülükler. Kötülerde aslında bir zamanlar daha kötünün eline düştükleri için doğduklarında sahip oldukları fıtri iyilikleri kaybetmiştir ama ezelden kalan iyilikleri anmanın vakti çoktan geçmiştir onlar için. Sistemlerini çoktan kaybetmiş ve içlerine giren kötü ruhların adamı olmuşlardır onlar.

Bilişimle yatıp bilişimle kalktığımız şu günlerde kötüye ve kötülüğe bir de bilişim açısından bakmakta fayda var galiba. Hepinizin malumudur bilişim alanının kötüsü hacker olarak bildiğimiz ama aslında cracker olan kişilerdir. Yani, sizden izinsiz olarak sizin olana el uzatan, deyim yerindeyse mahrem alanınıza giren, tecavüz eden, zarar veren ve bundan genellikle haz duyan tipler. Aslında şu an pek doğru kullanılmasa da hacker kötü niyetli olmayıp aslında sisteminizdeki kusurları size bildiren fakat zarar vermeyen kişileri ifade eder. Cracker ise sisteminize giren, üstüne üstelik bir de zarar veren kişileri ifade ediyor. Çinde idam edilen tipler aslında cracker olarak tanımlayabileceğimiz tipler.

Hacker veya cracker bir sisteme nasıl giriyor? Nasıl edip de başarılı operasyonlar yapıyor ve neden yapıyor bu hastaca işleri hızlı bir bakış atalım.

Her sistemin aslında açık kapıları vardır. Bu açık kapılar bazen bilinçli olarak bırakılır. Örneğin bilgisayarının şifresini sıklıkla kaybeden insanlar bilgisayarlarını yeniden kullanabilsin diye bütün bilgisayarları açmakta kullanılan şifreler vardı. Bu şifreler kötü niyetli kişilerin eline geçene kadar önemli bir ihtiyacı gideriyordu, ne zaman ki bu şifreler olmaması gereken kişilerin eline geçti o zaman işte mertlik bozuldu. Daha anlaşılır şekilde ifade etmek gerekirse; siz bir bina yapıyorsunuz, yangın merdiveni koyuyorsunuz binaya acil çıkışlar için fakat bunu hırsızlar kullanıyor. Veya günümüze gelecek olursak; kişilerin e-mail şifrelerini kırılıyor, ondan sonra onurunu kırıcı şekilde hesabına giriliyor ve hesabındaki özel her şeyi ele geçiriliyor. Ondan sonrası saldırgan efendinin insafına kalmış.

Hacker veya cracker olarak kişilere zarar veren insancıklar aslında bütün insanlığa karşı bir suç işliyor, insan hakkı ihlali suçu. Bazı ülkelerde bu suçun karşılığı çok ağır, memleketimizde ise yavaş yavaş olması gereken ceza verilmeye başlandı.

Kişilerin hesabına girmek veya bilgisayar sistemlerine zarar vermek için çeşitli motivasyonlar var. En önemli motivasyon ise intikam. Bir şekilde kendine düşman hissettiği kişiye insanlar zarar vermeye çalışıyor. Kimileri kendilerini ispat için bunu yapıyor. Ne kadar bilgili olduğunun ispatı oluyor bu. Kimileri banka hesaplarına girerek hesabına para geçiriyor. Bazıları tehdit ve şantaj amaçlı yapıyor bu işleri. Neresinden bakılırsa bakılsın yasal olmayan bir yöntemden kazanç ümidiyle yapılıyor bu işler.

Malumunuz yıllardır bir kısım insanlar bıkmadan usanmadan virüs, trojan, worm v.s. yazıyor, dağıtıyor antivirüs yazılımları ise bunlarla mücadele ediyor. Yani iyilerle kötülerin mücadelesi insanlığın başlangıcından bugüne devam ediyor, insanlığın sonuna kadar da devam edecek. Eğer iyiler olmasa inanın dünya şu an yaşanılır bir yer olmazdı, belki bugün de çok sorunlar var ama çok daha fazla olurdu duyarlı insanlar olmasaydı.

Hacker ve cracker olmaya devam edecek bundan sonra da, diğer suçlular gibi. Bizler ise her platformda; bilimsel, mühendislik ve toplumsal açıdan onlarla mücadele edeceğiz ve etmeliyiz de. Bu türden insanlara karşı yapılacak en son iş korkup sinmektir, dolayısıyla bilinç ve kararlılıkla mücadele etmek ve en az onlar kadar cesur olmak zorundayız.

Mesele ciddidir, lütfen dikkate alınız.     

3 Kasım 2012 Cumartesi

ÜNİVERSİTENİN İTİBARI


Çocuğu dershaneye götürdükten sonra uzandım Selçuklu çay bahçesine ve kapalı bölümde bir çay sipariş ettim yanında poğaça ile birlikte. Poğaçayı elimle bölüp bölüp, çayı yudum yudum çekerek götürürken bir baktım amcanın biri almış sazı eline ve bir yerlere verip veriştiriyor. Verip veriştirdikleri arasında üniversiteler olmasa sanırım kulak bile kabartmayacaktım –çünkü öylelerinden her yerde o kadar çok ki- ama algıda seçicilik üniversitelere veriştirmeye başlayınca çaktırmadan başladım dinlemeye. Eğer dinlediğimi belli etseydim daha bir heyecan ile saçmalar ve saçmalamasına ben yataklık etmiş olurdum.

Çok bilmiş amca neler anlatmıyordu ki; hiçbir üniversitemizin dünya klasmanında yer almadığından tutun da üniversitelerin öğrencilere hiçbir şey veremediğine kadar. Ara sıra da gene de okumak güzel şey diye sıkıştırmaları da kendini haklı çıkarma çabası gibiydi. Yanındaki onu destekliyor, bizim amca attıkça atıyordu. Yine müzmin bir hastalıktı amcanınki; kötü örnekler üzerinden bütünü harcamak. Bazı hatalardan dolayı bütün üniversiteleri harcıyordu. Yanındaki amcanın öğrencinin kendinde olacak, öğrenci kendini yetiştirdi yetiştirdi yoksa hocaların bir şey yaptığı yok. El insaf ki ne insaf. O hiç beğenmedikleri üniversitelerin bir mensubu olarak inanın terbiyemden onlara cevap bile vermedim. Cevap versem mutlaka onların da çok değerli cevapları olacaktı çünkü.

Değerli dostlar, memleketimizde, belki de bütün dünyada son zamanlarda acımasızca yapılan bir şey var; İTİBARSIZLAŞTIRMA. İnsanlar kavgalı oldukları kurum ve kuruluşları bir dillerine doladılar mı Allah yardım etsin o kurum ve kuruluşlara. Bir zamanlar bilge özelliklere sahip bir dedemizin çok güzel bir sözü vardı, derdi ki “Oğul, hiçbir topluluğu kökten kötülemeyin, mutlaka içinde iyiler vardır”, bu sözün tersi de doğru. Fakat, kolay geldiği için hemen herkes genelleştirmelerle işin kolayına kaçıyor ve ondan sonra iletişim uçurumları açılıyor da açılıyor. Diyalog sadece kelime olarak kalıyor. Vatandaş ile üniversite, bazen de vatandaş ile başka bir kurum birbirine düşman oluveriyor. İyi ama o kurumlarda yer alanlar da bu memleketin bir bireyi değil mi. Eleştirisi sıklıkla yapılan kurumlarda herkesin ama herkesin bir parçası yok mu, var tabi ki, iyi o zaman dert ne? Dert şu, insanlar yerine göre kendi nefsinden başka demek ki kimseyi düşünmüyor ve beğenmiyor. Kendileri dev aynasında gören tipler herkesi de küçük aynalarda görüyor. Çukur ve tümsek aynalar konusuna bakınız J

Sevgili dostlar, şimdi hep birlikte bir mahalle düşünelim. Özellikle de modern dünyanın bir sonucu olarak mahalledeki kişilerin hiçbiri diğerini tanımıyor. Hatta bazen aynı apartmandaki komşularımızı bile tanımıyoruz. Mahallemizden birisi tutsa hırsızlık yapsa bütün mahalle hırsız sayılabilir mi? Ayrıca başkasının mahallesinde sorun varsa bizim mahallemizde de olabilir. Yok birbirimizden farkımız yani.

Bu memleketin üniversitelerini eleştirenlere soruyorum memleketin her kurumu ve her işi dört dörtlükte tek sorun üniversitelerde mi. Ayrıca siz hocaların akademik çalışmaların için neler yaptığını biliyor musunuz? Uykusuz geceler ve hatta yıllar geçiren akademisyenlerden haberiniz var mı? O beğenmediğiniz ülkenin üniversiteleri dünyada yapılmayan nice işleri yapıyor, madem çok biliyorsunuz, bunları görmediniz mi? Bütün üniversiteleri tek tek gezip, tek tek hocaların derslerine girdiniz mi? Üniversiteye giden ve üniversiteye gitmeyen iki kişiyi karşınıza alıp her yönüyle hiç değerlendirdiniz mi? Yoksa; bir zamanlar gitmeye çalışıp da gidemediğiniz bir üniversite mi oldu. Madem çok biliyorsunuz buyurun bir çay içelim ve işimizi bize öğretin. Ha bu arada biz akademisyenlerin anlatacaklarını dinleyecek kadar sabrınız varsa gelin olur mu…      

18 Ekim 2012 Perşembe

DİPLOMA VS SERTİFİKA


Bu yazımda diploma ve sertifikalar konusunu ele alacak ve konuyu teknik detaylarından çok insani yönüyle ele almaya çalışacağım. Diploma ve sertifika konusunda özellikle üniversite gençliği epeyce bir malumat sahibidir. Kim hangisine daha fazla şans verir bilemem ama eğer diploma ve sertifika birbirine alternatif olarak sunulur bir hale geldiyse kimse kusura bakmasın ben bu alternatiflerden diplomaya çok daha fazla şans veriyorum. Neden mi? Buyurun efendim.

Öncelikle diploma fakir Anadolu çocuklarının da rahatça alabileceği bir belge olup buna karşılık sertifika az veya çok bir ücreti bulunan, dolayısıyla içinde mutlaka ama mutlaka ticari kaygılar taşıyan bir belgedir.

Diploma yıllarca verilen emekler sonrasında ve genellikle hak ederek alınırken sertifikalar kısa bir sürede, para mukabili alınır.

“İyi ama diploma veren okulların kalitesi???” dediğinizi duyar gibiyim. Haklısınız, bazı okulların kalitesi düşük fakat sertifika veren kurumların hepsi de çok başarılı ve matah kurumlar değil.

Sertifika programlarının kalitesi hep konuşulur ama  bazen sertifika programında bir yılda anlatılan konudan fazlasını bir hoca bir derste anlatır.

Diplomanın eğitimde iskelet olduğu yerde sertifika olsa olsa makyaj malzemesi olabilir. Nedeni basit. Lisans diploması olmayan birine birkaç sertifika alın ve sonuçları izleyin isterseniz. Sertifika ancak diploma ile birlikte bir anlam ifade edecektir.

Sertifikaları kutsayan insanlar maalesef ama maalesef bir miktar diplomasını beğenmeyen insanlar gibi geliyor bana. Bazen bizim de başımıza gelmiştir. Lisans eğitimi aldığımız okul çok başarılı bir okul olmadığı için bazı arkadaşlar başka diplomalar ile deyim yerindeyse diplomayı cilalamayı düşünürlerdi. Ama yıllar geçti ve biz nereye gittiysek lisans diplomamız bizimle birlikte gölge gibi peşimizden geldi. Diploma üstüne diploma bile asıl diplomayı gizlemeye yetmiyor. O nedenle; diplomanızı kabullenip, fazla abartmadan üzerine bir miktar sertifikasyon makyajı yapın derim. Ama sakın ola sertifika diplomadan daha iyidir demeyin. Üniversiteniz gerilerde olsa bile.

Tam bu noktada diploma veren okullara da çok önemli bir görev düşüyor. Diploma verme cesaretini gösteren bütün okullar var güçleriyle diplomanın hakkını verecek işleri yapmalıdır. Kendilerine ümit bağlayan, ömrünün en değerli yıllarını eğitime veren öğrencileri mahcup edecek işlerden uzak durmalı ve her zaman gururla taşınacak diplomalar vermelidirler. Dershanelere ve sertifikalara ihtiyaç duymayan bir eğitim sistemi için hepimize büyük görevler düşmektedir.

Parası olanın değil kafası olanın bir yerlere gelebilmesi için herkesin daha rahat ve hak ederek alabildiği diplomalar yeniden değerli hale gelmelidir. Hatta bir işe yerleşebilmek için tek başına diplomalar yeterli olmalıdır. Çok spesifik alanlar için ancak sertifikasyon programları düzenlenebilir fakat genel amaçlı eğitimde okullar görevlerini daha iyi yaparak öğrencilerini dışarıya kaptırmamalıdır.

İmkanları yerinde olan insanlar kadar imkanları iyi olmayan insanların da başarmaya hakkı vardır. Ömrü boyunca bir gün bile dershaneye gitmemiş insanlar ile ömrü dershanelerde geçmiş insanların yarıştığı bir memleketteyiz. Aynı terslik bir tane bile sertifikası olmayan ile sertifikalar içinde yüzen insanlar için de geçerlidir. İmkansızlık nedeni ile sertifika alamayan bir insanın şansı diğerlerinden düşük olmamalıdır. Doğru ve doğal olan eşit olunabilecek ortamlarda yarışın devam etmesidir. Memleketin hayrına olan budur.      

9 Ekim 2012 Salı

Sivas ve Bilişim


Medeni ve bedevi olmak arasında bir tercih yapmaya zorlansaydık hiç şüphesiz çoğumuz medeni olmayı seçerdik, çünkü medeni olmak insan doğasına bedevi olmaktan daha yakın geliyor. Bedevi bir topluluktan medeni bir topluluk inşa eden, Medine şehrini yeniden ihya eden  peygamber efendimiz de bize bu manada önemli bir ipucu veriyor.

Medeniyet ama nasıl? Kökleri mazide, dalları bugünde yaprakları ise yarında bir medeniyet. Dünün gücüyle hem günü hem de geleceği kurtaran bir medeniyet. Hayalci değil, sonuna kadar akılcı, aklı rehber edinen ve bilimi, sanatı ve teknolojiyi birer araç olarak kullanan bir medeniyet. Sanata önem veren, bilimi takip eden ve teknolojiyi üreten bir medeniyet. Nice medeniyetlere beşiklik etmiş Anadolu’nun tarihi öneme sahip güzel şehri Sivas medeni olma konusunda gerekeni bir an önce, somut adımlarla yapmalıdır.

Sanayi anlamında ve buna paralel olarak ekonomik anlamda zayıf olan şehrimiz medeniyet bağlamında da maalesef şu anda istenen durumda değildir. Bilinen bir gerçektir ki bilim ve sanat ekonomiyle genellikle yakından ilişkilidir. Dolayısıyla medeni bir toplumun belki en önemli ihtiyaçlarından birisi ekonomik açıdan daha iyi duruma gelmektir. Buna bağlı olarak bilim ve sanat faaliyetleri hız bulacaktır. Genellikle tarıma ve hayvancılığa dayalı ekonomisi olan şehirde maalesef tarım ve hayvancılığın gerilemesi ve modern yöntemlerin yeterince uygulanamayışı şehri yeni arayışlara itmektedir. Bu arayışlar neticesinde olası bir seçenek Bilişimdir. Birçok şehrin şehir politikası olarak ele aldığı bilişim vakit geçirilmeden Sivas’ta da ele alınmalıdır.

Bilişim ve şehir kelimeleri ile arama yaptığımızda şu anda karşımıza; İstanbul, Kocaeli, İzmir ve Yalova gelmektedir, en yakın zamanda bu listeye Sivas’ta eklenmelidir ama nasıl?

1.    Valilik bu konuda bir kampanya düzenleyerek bilişim alanında yetkin kişilerin ve kurumların bir envanterini çıkarmalıdır.
2.     Üniversite önderliğinde çalışmalar düzenlenmeli ve bu çalışmalar tarihe bağlanmalı ve böylece çalışmaların sözde kalmaması sağlanmalıdır.
3.    Belediye bu konuyu sahiplenmeli bilişim alanında programlar düzenlemeli. Belediye bünyesinde açılacak kurslarda Temel Bilgi Teknolojileri, Web Tasarımı, Web Programlama ve Programcılık gibi konular verilmeli. Microsoft ve benzeri firmalarla sertifikasyon programları üzerinde anlaşmalar düzenlenmeli.
4.      Şehrin yazılım ihtiyacı şehrin kaynakları ile karşılanmalı.
5.  Şehirdeki öğrenci potansiyeli dikkate alınarak onların enerjisinden faydalanıp, onlara burs imkanları sağlanmalı.
6.   Bilişimle ilgili ulusal konferans ve sempozyumlar desteklenerek Sivas ve Bilişim bir arada daha fazla anılmalı.
7.     Yerel basında bilişim köşeleri oluşturulmalı. Ayrıca, doğrudan Bilişim alanıyla ilgili bir gazete veya dergi çıkarılmalı. Bu çalışma Üniversite bünyesinde de yapılabilir.
8.      Yazılım projeleri yarıştırılarak en iyi yazılımlara ödül verilmeli.
9.      Üniversitenin sürekli eğitim merkezi kanalıyla daha fazla ve yoğun bilişim eğitimi verilmeli.
10.  Veritabanı Programlama, Veritabanı Yönetimi, Sistem Programlama, Elektronik Ticaret, Müşteri İlişkileri Yönetimi, Veri Madenciliği v.b. alanlarda paket eğitimler verilmeli.
11.  Üniversitenin başta Bilgisayar Mühendisliği olmak üzere Bilişim alanıyla ilgili bölümlerinden öğrenciler Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı okullarda Bilişim derslerine gönüllü olarak veya bir Avrupa Birliği projesi kapsamında girmeli.
12.  Şehirde düzenlenecek kitap fuarlarına Bilişim alanıyla ilgili yayınevleri davet edilmeli.

Bu ve benzer önerileri artırmak mümkündür. Çalışmaların başarısı için şehrin karar vericileri bu konuda istekli olmalı ve şehrin vizyonunda mutlaka ama mutlaka bilişim konusu dahil edilmelidir. Gerçek anlamda bir birlik ile şehir bunu başarabilecek güçtedir. Yeter ki inanalım ve birbirimize güvenelim.

Bilgisayar Yüksek Mühendisi
Yrd. Doç. Dr. Hidayet Takcı
Cumhuriyet Üniv. Bilgisayar Müh. Böl. Öğretim Üyesi

3 Ağustos 2012 Cuma

SİBER GÜVENLİK


Paldır küldür daldığımız yerlerden biridir siber alem. Orası düstursuz ve kolay girilebilen bir bahçe olabilir ama bu kesinlikle oranın tekin bir yer olduğu anlamına gelmez. Gerçek alemde köye kurt inse kimse evinden dışarı çıkmaz ama siber alem kurt dolu olmasına rağmen çoluk çocuk buna aldırmadan deli cesareti ile korkusuzca gezer bu ortamda. Hadi çocuklar korku bilmedikleri için gezer, ya hiçbir güvenlik önlemi almadan yola çıkan büyük insanlara ne demeli…

Belki en önemli fakat en çok ıskalanan bir konudur güvenlik. Her tarafımızda bir sürü tehdit kol gezerken kapıyı kapatmadan yatmaya benzer siber güvenlik konusundaki duyarsızlığımız. Banka hesaplarına girildiğini duyar fakat bize ulaşmaz zannederiz bu belaları. İnsan oğlu zaten hangi kötülüğü kendine yakın hisseder ki. Körlemesine bir iyimserliktir çoğu zaman gafletimize sebep…

Efendim, siber güvenlik konusunda uzun zamandır ilgimiz var karınca kararınca bile olsa. Son zamanlarda siber güvenlik konusunda ulusal strateji belirleme çalışmaları da hız kazanınca ister istemez o strateji içerisinde mutlaka olması gerektiğini düşündüğüm bir konuyu cümle alem ile paylaşmak isterim.  

Savaşların bundan sonra siber alemde olacağını duymayanınız kalmamıştır. Buna siz inanıyor musunuz bilmem ama ben nispeten inanıyorum. Size ait olan uçağın bile sizin istediğiniz yeri değil de sadece programlandığı yerleri vurabiliyor olması sanırım siber alemde neler döndüğü konusunda önemli bir ipucu verecektir. Veya, rastgele yapılacak atışlarla bilgisi ele geçirilmiş atışlar aynı oranda isabetli olmayacaktır elbet. İşte bu da siber alemin güvenlik için önemini ve siber güvenlik konusunun önemini çok güzel ortaya koyuyor.

Yıllar önce bir milli güvenlik dersinde asker olan hocamız bize şöyle bir soru sormuştu “en güçlü silah nedir” diye, bizim aklımıza gelmedi ama bir arkadaş nasıl düşündü ise “insandır” deyince hepimiz şaşırmış hoca ise arkadaşımızı tebrik etmişti. Evet, yıllar geçtikçe bu sözün ne denli doğru olduğunu görüyoruz hepimiz. En güçlü silah insan. İnsana güvenlik anlamında bu gücü veren ise sanırım moral gücü. Moral açısından kendini iyi hisseden insan moralsiz insandan daha güçlü ve başarılı her zaman. Demek ki güvenlik konusunda üzerinde en fazla durulması gereken moral gücü. Tam bir güvenlik için moral gücünü neler etkiler bunu dikkatle gözden geçirmek lazım.

Güvenliği sağlamak için yapılan çalışmaların başında güvenliği sağlanacak varlıkların envanterinin ortaya çıkarılması vardır. güvenli olması gereken mutlaka birçok varlık vardır tanklarımız, toplarımız, hafif silahlarımız v.s. fakat bunlardan en önemlisi az öncede belirttiğim gibi moral gücümüzdür. Güvenliğin sağlanabilmesi için moral gücüne yönelik tehditler ayrıntılı olarak incelenmelidir. Aksi takdirde siz ne kadar usta askeri planlar yaparsanız yapın gerçek bir güvenlikten söz etmek mümkün olmayacaktır.

Moral gücüne saldıran tehditler nelerdir veya konumuzla ilgili olması açısından; siber alemde moral gücünü olumsuz etkileyecek şeyler nelerdir?
Ø  Yalan yanlış haberlerle güvenlik güçlerinin yıpratılması
Ø  Birlik ve beraberliğe zarar veren haberlerin yapılması
Ø  Terör ve düşman kuvvetlere ait ülkemizin aleyhinde yapılan beyanatların reklam yayınlar gibi sunulması
Ø  Sosyal medyada yalan haberler ile spekülasyon oluşturulması

Bu ve buna benzer faaliyetler ile, sorumsuz yayıncılık ile veya denetlenmeyen sosyal medya ile neler yapıldığı hepimizin malumu. Denetlemeden kasıt memleketin güvenliği açık olarak tehdit eden, düşmanlarımızın işine yarayacak yayınların engellenmesi anlamındadır yoksa demokratik bir ülkede her şeyin denetlenmesi ve yasaklanması kabul edilebilir değildir.

Siber güvenlikle ilgili risk hesapları yapılırken moral değerler mutlaka bir varlık olarak, hatta en önemli varlık olarak yerini almalıdır. Aksi takdirde moral gücünü kaybetmiş bir topluluk gücünü ve inancını kaybetmiş bir topluluktur.  

Hidayet Takcı

17 Temmuz 2012 Salı

Bilgisayar Mühendisliği Oryantasyon Dersi


Eskisine nazaran daha bilinçli tercih yapsa da öğrenciler yine de eskiden kalma alışkanlıklar sebebiyle kimi zaman bu konuda hatalar yapılabilmektedir. Puanım kadar bölüm isterim, sükse yapacak bir bölümde okumalıyım. İyi para kazanacağım v.s. v.s. Bazen ailelerin de yönlendirmesiyle belki de öğrenci hiç sevmediği halde bu bölümü kazanır. İsabetli karar vererek gelen öğrencilerin oranı hiçbir zaman yüzde yüz değildir.

Öğrenci cephesinde nispeten kafa karışıklığı yaşanırken hoca cephesi bütün öğrencilerin motive olduklarını düşünerek eğitime başlar. Eğer motive olma konusunda sorunlar varsa bu çözülmeye çalışılır. Oryantasyon dersleri gibi etkinliklerle.

Eğitim öğretimin ilk yılında öğrenci mesleğe ait o kadar az şey öğrenir ki kimi öğrenci telaşa kapılır, aman allahım bir şey vermeyecek burası bize diye. Kimisi belki de bu yüzden birinci sınıfta bölümü terk eder. Bölümün problemlerine okulun problemleri de katıldığında ayrılanların oranı artabilir.

İlk yıla mahsus bir başka hata ise öğrencinin daha birinci sınıfta kendi kendine aşırı yüklenmesidir. Öğrenci yerinde duramaz. Bulduğu her şeyi okumaya çalışır. Bir zaman sonra bunu başaramayacağını görür ama kendini epeyce yormuştur. Heyecanlı öğrenci can kulağıyla hocalarını dinler, zihninde hocaları yarıştırır, bu daha iyi öbürü daha kötü diyerek (tecrübe ile sabittir).

Olması gereken öncelikle birinci sınıfta üniversite ile lisenin farkını kavramak, olumsuz şeyleri düşünmeden dersine çalışmak ve bazı problemlerin çözümü için zamana sığınmak. Zaman her şeyin ilacıdır.

Birinci sınıfı uçlarda gezerek heba eden arkadaşları ikinci sınıfta bölümün en ciddi dersleri beklemektedir. Öğrenci nerede okuduğunu, ne okuduğunu bilsin diye bazı dersler lüzumu kadar zordurlar. Amaç öğrenciyi kaçırmak değil konuyu en iyi şekilde öğretmektir. Birinci sınıfı normal geçiren her öğrenci ikinci sınıfı da hafif zorlanarak ta olsa geçer. Fakat birinci sınıftan itibaren bölüme küsmüş ve yedinci, sekizinci yılında eğitimine devam eden birçok örnek vardır. O tipler için 5. Ve 6. Sınıf normal olduğu için uzatmadan bile sayılmaz.

Sınıflar tek tek geçerken her dersin hocası kendi dersinin önemini bir şekilde size anlatır. Çok zorlandığınız dersler en önemli derslerdir, ondan anlarsınız zaten J bu arada bazı dersler ise aslında çok önemlidir ama dersin hocası sizi zorlamaz, o da onun huyudur. Veritabanı dersi bunlardan birisidir. Hocalara takılmaksızın hangi dersin önemli olduğunu görmek istiyorsanız da ilanlara bir göz atmanızı öneririm.

İlan demişken önemli bir ayrıntı şudur. İlanlar genellikle ideal durumlar için hazırlanmış olup sizi korkutmasın. Firmalar kendilerine başvuran elemanlar arasından en iyi olanı seçerler. Kalifiye elemanı ise herkes ister ve can atar. Hatta iyi birer eleman olduğunuzda firmalar sizi seçer siz onlara gitmeden önce onlar size gelir. İstanbul, Gebze ve bu civar birçok yazılım firması olduğu için şanslı bölgelerdir. Bu firmalardan büyükçe olanları iyi üniversitelere gelirler ve örneğin en başarılı ilk 20 öğrenciyi seçer ve alırlar.

Mezun olmadan önce tecrübe kazanmak isteyenler için yine aynı firmalarda yarı zamanlı çalışma olanakları vardır. Üçüncü sınıfın ikinci yarısından itibaren yarı zamanlı çalışmanızı şiddetle öneririm. Çünkü dersler ve ödevler ile elde edemeyeceğiniz tecrübe oralarda elde edilir.

Bilgisayar mühendisliği biraz bilinçli biraz da bilinçsiz şekilde sıklıkla programcılıkla karıştırılır. Programcılık önemli bir çalışma alanıdır ama bir mühendis sadece programlama yapmaz, programlamadan daha fazlasını ifade eden yazılım işini yapar, yönetir, gerçek dünya problemlerini alır bilgisayar ortamında çözüm sunar. Bir bilgisayar mühendisi, yazılım ve donanım bilgisini mühendislik nosyonu ile birleştirir ve çözüm üretir. Sizler programcılıktan daha fazlasını isteyin, yapın ve yanlış algıyı ortadan kaldırmak için çalışın.

Yazılım alanı meslekten kişiler tarafından yapıldığı gibi meslek haricinden kişilerin de yapmaktan en çok hoşlandığı alandır. Nispeten az emekle çok para kazanmak olasıdır ve bazı iflah olmaz bölümler için can simididir. Mesleği sizden daha iyi yapan başka meslekten birilerini görürseniz mesleğinize lütfen daha sıkı sarılın. Hem kendi geleceğiniz için hem de meslek onuru için.

Meslek onuru demişken, birçok mühendislik için söz konusu olan mühendislik odası bizim bölüm için yeni yeni canlanmaya başlamış bir girişimdir. Odanın destekler ile büyütülmesi gerekli olup ona destek olmaya çalışınız.

Belki sizi en çok ilgilendiren tarafı bu mesleğin maaş tarafıdır. Yarı zamanlı (haftada üç gün giden) bir öğrencinin ortalama 1200 lira alıyor olması size sanırım bir ipucu olmuştur. Haftayı 5 gün sayarsanız aylığı o öğrencinin 2000 lira olarak düşünülebilir. Mezun olması durumunda bu rakamın 2500 civarında olmasını beklemek çok uzak değildir. Bu ücretler tecrübe artışına paralel olarak artacaktır. Veritabanı yöneticiliği, network yöneticiliği gibi hem uzmanlık hem de sorumluluk gerektiren işlerin doğal olarak ücreti yüksektir. 3-5 yıl iş tecrübesi olan bir kişinin 4000-5000 lira civarında ücret alması sürpriz değildir. Mesleğe verdiğiniz yıllar ve hele bir de büyük bir firmada yöneticilik aylığınızı 20000 lira, 30000 liralara çıkarırsa şaşırmayın.

Akademik olarak devam etme, seçeneklerden birisi olup herkesin bu meslekte çok tercih edilen bir durum değildir. O yüzden bilgisayar mühendisi olup ta akademisyenlik yapan kişiler saygıyı gerçekten hak ederler. Bu kadar parayı bir kenara bırakıp akademisyen maaşına talim etmek saflık değil adanmışlıktır. Ayrıca, özellikle doçentlik ve sonrasında başta danışmanlık olmak üzere para kazanma olasılıkları yüksektir.

Bir taraftan bilgisayar mühendisliği eğitimi alırken diğer taraftan üniversite öğrencisi olmanın ayrıcalığını yaşayacaksınız. Üniversiteli olmak, üniversite mezunu olmak sizi diğerlerinden farklı yapmalı. Ülkemizin ve dünyanın meselelerine evrensel bir bakış açısı ile bakmalı ve problemlere çareler düşünmelisiniz zaman zaman. Bu manada sosyal ortamları kullanarak bilgi paylaşımına önem vermeli ve faydalı organizasyonlar düzenlenmelidir. Okulunuzun  ve bölümünüzün sizi rahatsız eden tarafları olduğunda bunu acımasızca eleştirmek yerine onlarla birlikte çözümün bir parçası olmaya çalışınız. Kavga etmeden iletişim yolları arayınız. 
Okulumuz artıları ve eksileri ile normalin biraz üstünde bir okul. Piyasada mezunları ile kendini kabul ettirmiş fakat henüz bir ODTÜ, İTÜ veya Boğaziçi seviyesine gelememiştir. Bunun nedenlerinden birisi de yeteri kadar reklamın yapılamayışıdır. Unutmayın ki daha büyük bir okulunuz olursa siz de daha büyük bir okuldan mezun olmanın avantajını yaşarsınız her zaman.

Hidayet Takcı
GYTE’deki son derslerimden biri J

12 Temmuz 2012 Perşembe

Yeni arama motoru : YANDEX


Uzun zamandır teknoloji kokan bir reklam dönüyor televizyonlarda yeni arama motoru Yandex şeklinde. Google devriminden sonra bilgi erişim konusunda bir de yandex devrim yapma peşinde; hem de reklamlar dikkatle izlenirse daha ilerisini vaat ederek. Google’dan ilerisi nedir konusu sanırım biraz teknolojik ve birazcık bizim alanımıza giriyor.

Hiç şüphesiz Google ve Facebook hizmetleri en az İnternet kadar sükse yapan iki hizmet veya teknoloji. Neredeyse herkes her şeyi Google’dan bulabileceğini düşünmeye başladı. Her şeyin google’da olmadığını bilen bizler bile aklımıza takılan herhangi bir soru da ilk önce ona başvuruyoruz. Acıktığımızda tantunicinin telefon numarasını, hasta olunca en yakındaki hastaneyi, bir yere gitmeden önce gideceğimiz yeri hepsini Google’dan buluyoruz. Bir vali beyin, şehirde kütüphane isteyenlere “Google var ya” demesine katılmıyorum ama birçok kişi Google arama motorunu inanın kütüphanelerden çok daha fazla kullanıyor. Facebook ise apayrı ve çok güçlü bir fenomen. Unutulmaya yüz  tutan nice dostluk ve akrabalık yeniden canlanır gibi oldu. Tabi ki sonuçta su yolunu buluyor ve insanlar arkadaş olabilecekleri ile arkadaşlığa devam ediyor ama yine de teknolojinin dostluklara hizmeti anlamında önemli başarıları yadsınamaz.

Gelelim Yandex mevzusuna. Malumunuz olduğu üzere Google ve diğer arama motorları, yani aradığımız anahtar kelimelere karşılık bize dokümanlar getiren sistemler kelime tabanlı çalışıyor. Anahtar kelimelerimizin geçtiği doküman veya web sayfaları bize geri döndürülüyor. Google diğerlerinden farklı olarak PageRank isimli bir algoritma yardımıyla, sorgu sonucu dönen dokümanları bir puana göre sıraladığı için yıllarca iyi bir performans gösterdi ve hala gösteriyor; fakat, dikkatli arama yapan kişiler Google arama motorunun bile bazı hatalarını görmüştür. Aslında alakasız gelen dokümanlar ile aradığımıza uygun az sayıda doküman bulmak gibi. Asıl işimizi görecekler yerine farklı dokümanlarla uğraşıp duruyoruz yıllardır. Kimi istatistiklere göre bulduklarımızın sadece yüzde 1’i işimize yarayan diğerleri ise yaramayan dpkümannlar. Ayrıca; aslında kullanılabilir 100 kaynaktan sadece 1 tanesine erişebiliyoruz. Bu durumda bolca çöp demek. Sanal ortamın kargaları gibi çöp arasından değerli bilgi arıyoruz, hem de yıllardır, hem de Google’a rağmen. Çözüm ise anlamsal arama yani “semantic search”. Anlamsal web konusu ile de yakından ilgili bu durum aynı zamanda kavramsal arama “concept search” konusunu da içeriyor.

Anlamsal arama, bir kelime ile aynı anlama gelecek kelimelerin de aramaya dahil edilmesi anlamına geliyor. Malumunuz dilimizde birçok kelimenin birden çok anlamı olduğu gibi birçok kelimede bazen tek bir anlamı ifade ediyor. Sinonim veritabanları ile bu problem bir miktar çözülmüş durumda fakat daha bütüncül bir çözüm için kavramsal arama konusunun başarılması gerekiyor. Kavramlar arası ilişkiler, alt kavram üst kavram ilişkileri ve kavram hiyerarşisi çözülebildiği takdirde sonuçlar mevcuttan çok daha fazlasını bize sunacak gibi.

Reklamlara bakılırsa yandex bu problemlerin çoğunu çözmüş görünüyor. Acaba gerçekten öyle mi ben ve bu memlekette doğal dil çalışan birçok kişi merak ediyordur eminim. Çünkü sadece ülkemizde değil bütün dünyada da concept search gibi konular henüz araştırma aşamasında görülmekte. Eğer gerçekten reklamlarda verilmeye çalışılan imajın içi dolu ise ekibi tebrik ediyorum yok değilse de daha baştan Google karşısında direnebileceğini sanmıyorum.

Hidayet Takcı
         

19 Haziran 2012 Salı

ÜNİVERSİTE SANAYİ İŞBİRLİĞİ : AMA NASIL?


Üniversite sanayi işbirliğini duymayan yoktur, üniversite bilgilerini sanayi de tecrübelerini paylaşarak bir sinerji oluşturacak ve bundan herkes karlı çıkacaktır. Bir zamanların meşhur prensibi kazan-kazan (win-win) durumuna ne de uygun bir durum değil mi? Mantığa biraz sığmasa bile herkes kazanacak, en azından bu karlı işbirliğinin tarafı olanlar kazanacak diğerleri kaybedebilir.

Efendim Üniversite-Sanayi işbirliği aslında Üniversite-Şehir işbirliğinin bir alt kümesini oluşturur. Şehirle münasebeti yoksa üniversitenin muhtemelen sanayi ile de olmayacaktır. Mahallenin bakkalını, fırınını, lokantasını, çay evini bilmiyorsa üniversite unutun siz işbirliği ve herkesin kazandığı o senaryoları. Şehir ve üniversite muhabbet kuramamışsa, şehrin geleceğini önemseyemiyorsa üniversite işbirliği neden olsun ki? Üniversite sanayiyi küçümsüyor ve sanayi üniversite hocalarının bilgisini yetersiz görüyorsa ne olabilir ki, ne yapılabilir ki…

Ortaklık anlamında sıklıkla karşımıza çıkan şöyle bir durum var. Sanayiden birileri halledemediği bir problemin çözümü için üniversiteye gelir. Eğer prensipte anlaşma sağlanırsa en azından danışmanlık ilişkisi kurulur ve çalışma başlar. Çalışmanın başında hoca “ben danışmanım, işin mutfağına girmem sadece uzmanlığım ile size yardımcı olurum” dese bile ona hiç de az para vermeyen sanayici “hocam şu işi de sen yapsan” diye onu kendi elemanı gibi görmeye başlar. İşte orda bir şeyler kopar, ya iş birliği kopar, ya kıyamet kopar ama işler rayından çıkar, belki de raya yeniden girmemek üzere. Bu duruma neden gelinmiştir muhtemelen hoca işin mutfağında bulunmayı sindiremez (ve olmamalıdır da) sanayici ise uzmanlığından yeterince faydalanamadığı (kendilerden veya hocadan kaynaklanan sebeplerle) böyle bir yola tevessül eder. Kısacası Üniversite-Sanayi işbirliğinin küçük bir aşaması olan danışmanlık ilişkisinde bile aşılması gereken, öğrenilmesi gereken şeyler vardır. Galiba üniversite ile sanayiyi vali gibi birilerinin uygun zeminde buluşturması gerekiyor.

Sivas örneğini düşünüyorum da şehir ile üniversite arasında sadece bir köprü var, bu köprü aşılabildikten sonra fazla değil sadece on dakikalık bir mesafede üniversite sanayi ile buluşabilir. Fakat fiziksel mesafelerden daha uzunu sanırım fiziksel olmayan mesafeler, anlayış ve yaklaşım mesafeleri gibi. Aslında Vali bey şehirde bulunan sanayiciye (bunlara esnaf dahil) danışman konusunu zorunlu tutacak, aynı zamanda üniversite de danışmanlık konusunda istekli olacak. Her kuruluşa ilgili bir hoca atanacak. Eğer kuruluş çoksa bir hocaya birden fazla kuruluş atanabilir. Sanayici danışmanı sırtında bir kambur olarak görmeyecek. Gerekirse danışmanlık ücretlerini devlet destekleyecek ve bu ücretler de çok fazla olmayacak. Üniversite bilgi ve görgüsü ile şehrin sanayi ve ticari hayatına şekil verecek sanayi ise öğrencilere staj ve burs başta olmak üzere onlara yardımcı olacak. Bu işbirliği ile ilişkili TÜBİTAK destekleri araştırılıp şehre Ar-Ge yetenekleri kazandırılacak.

Sivas’a ilk geldiğimde üniversite öğrencilerinin bazı okullarda ders verdiğini ilk gördüğümde heyecanlanmıştım. Çok güzel bir proje bu. Önerdiğimiz işbirliği ile bu türden çalışmalar artarak devam etmeli. Sadece sanayici ve ticaret erbabı ile değil üniversitenin valilik, belediye ve devlete ait bütün kurumlar ile de benzer bir ilişkisi olmalı. Üniversite özellikle eğitim anlamında şehre katma değer kazandırmalı. Şehir de üniversiteye daha fazla destek vererek Kayseri örneğinde olduğu gibi üniversitesini büyütmeli. Bu ilişkinin sonunda ne olur: barışık bir üniversite-şehir ikilisi ortaya çıkar, şehre bir heyecan gelir, öğrenci mutlu, hoca mutlu, şehir mutlu olur, bakış açıları düzelir, bütün iller için önemli bir örnek ortaya çıkar, bu ilişki rahatlıkla bir kalkınma projesi halini alabilir.

Nereden başlamak lazım. Tabi ki envanter çalışması ile başlamak lazım. Kimin elinde ne kaynaklar var. En büyük kaynak yetişmiş ve eğitimli eleman olduğuna göre birinci sırada eleman envanteri olmalı. Ardından sırayla şehrin sanayi ve ticaret envanteri ortaya konmalı ve bütün envanter çalışmalarının ardından eşleştirmeler aşamasına geçilmeli. Bu eşleştirmeler kriterlere uygunluk ve tercih esasına göre rahatlıkla yapılabilir.

Bu mini rehber Sivas örneğinde uygulanarak pilot çalışma başlatılabilir. Diğer iller bu örneği gördükçe uygulamak isteyecek olup Sivas bu konuda bilinen ve tanınan bir yer olacaktır. Birçok faydası olabilecek bu çalışma için sadece yetkililerin desteği ve işi yürütecek kişilerin yetkilerle donatılması gerekiyor.

Yrd. Doç. Dr. Hidayet Takcı
Cumhuriyet Üniversitesi
Mühendislik Fak. Öğretim Üyesi          

3 Haziran 2012 Pazar

Kadir Dayıma Son Görev ve Telinde Bir Gün


Dünün yorgunuydum sabah uyanmaya çalışırken fakat görev bilinciyle olsa gerek kendimi biraz da zorlayarak saat 07:30’da kalktım sıcacık yataktan.  Dün gece üçte yatabilmiştim ancak, uzun ve yorucu Yozgat yolculuğundan dolayı…

Kalktım, hazırlandım, hatta okula kadar gittim fakat göreve gecikmiştim bunca çabaya rağmen. Bina sınav sorumlusu “görevinizi başkasına verdik” deyince durmama gerek kalmadı. Gidişte hızıma inat tembelce dönüş yoluna düştüm. Ailemde yorgundu benim gibi, hala uyanmadıklarını düşünerek Sivas’ımızın mesire yerlerinden Aksu'da yer alan, evime de yakın olan Aksu Cafe’ye gittim. Mütevazi bir kahvaltı yapacaktım aslında ama en mütevazi kahvaltı kahvaltı tabağından başlıyormuş. Açık büfe hizmeti de varmış fakat en az iki kişi olmak gerekiyormuş vesselam. Kahvaltıdan aklımda kalan iki bardak çay oldu, uykulu vaziyette kahvaltının da tadı olmuyormuş.

Aksu Cafe Giriş Kapısı

Eve döndüğümde eşim uyanmıştı. Belki de sabah gelen telefonla uyandı. “Hidayet duydun mu?” deyince “eyvah” dedim yine birine bir şey oldu. Merakla bakınca “Kadir amca vefat etmiş”. Eşimin kadir amca dediği kişi benim sevdiğim Kadir Dayım idi. Eşimin akrabalığına göre amcası benim akrabalığıma göre ise dayım olurdu rahmetli. Nasıl olmuş, ne zaman olmuş muhabbeti arasında bir taraftan da kesik kesik görüntüler şeklinde zihnimde beliren kareler. Karelerden kiminde “güler yüzlü, ak sakallı bir dede” kiminde “evladıyla ve bütün gençlerle yakından ilgilenen bir baba” kiminde ise “köyün en akıllı adamı bu olmalı” dediren oldukça düzgün konuşan bir amca, dayı… ölünün arkasından derler ya “nasıl bilirdiniz?” bu sorunun cevabı bende çok netti, laf olsun diye değil gerçekten inanarak ve şeddeli şekilde “iyi bilirdim” oldu. İyi bilirdik Allah’ım rahmetliyi, ben kişisel olarak Kadir Dayım’dan incinme ne kelime her zaman sevgi gördüm Allah şahittir…

Rahmetli Kadir Takcı (Kadir Dayımız)

Tam o sırada, akrabalık ilişkilerine önem veren Sami Ağabey aradı “Hidayet cenazeye gitmeyi düşünüyorum arkadaş olur musunuz?” ben memnuniyetle kabul ettim bu güzel teklifi. Yola çıktığımızda amca oğlum İsmail ile birlikte tam üç kişiydik. Hoş bir yolculuğun ardından ancak mezarlıktaki merasime yetişebildik. Vardığımızda cenaze cemaati henüz toplanmaktaydı. Varışımız ile namaz arasında sadece on dakikalık bir süre geçmiş olmasına rağmen birisi de değerli Abdurrahman Kaynarpınar hocam olmak üzere epeyce bir tanıdık görmüştük. İnsanın köyünde olması böyle bir şey galiba. Ölen tanıdık, imam tanıdık, cemaat tanıdık, sağındaki tanıdık, solundaki tanıdık, öndeki, arkadaki. Hatta önemli bir kısmı akraba… namazında bulunabildik şükürler olsun Kadir Dayımın, görevimizi yaptık. Sadece bir akraba olarak değil aynı zamanda din kardeşi olarak. Namazdan sonra cenaze ağır ağır mezarlığa doğru ilerlerken hem Duran Hoca’mı hem de değerli ve kadim dostum olan oğlu Ender Şahinaslan beyi, Babamı, Amcalarımı, Dayımı, Komşularımı, Naci  Toprak ve Abdurrahman Engin ağabeyi, Abdullah Kara ve Enver Takcı amcaları, üniversite yıllarımda bana burs veren Abdullah Toprak ve Bilal Toprak ağabeyi, Ali dayımı, Belediye reisini, köylümü, gurbetten gelenleri, uzun zamandır göremediğim sınıf arkadaşlarımı vesselam…

Suçatı Kasabası (Telin) Mezarlığı

Mezarlıktaki törenin ardından cemaatle birlikte biz de dağıldık. Adettir mezarlıktan sonra ölü evine gidilir. Mezarlık çıkışı biz de ölü evine doğru yola çıktık. Yolda, cenazesinde bulunamadığımız Hüseyin Durdu amcanın evinin önünden geçerken inip baş sağlığı dilemek istedik ve aynı zamanda teyzemiz olan Zeynep Durdu’nun yanına uğradık. Rahmetlinin sağlık zamanlarından ve son anlarından, çocuklardan ve diğer meselelerden bahsederek yarım saat kadar oturduk ve oradan kalkarak Kadir Dayımızın evine gittik. Mezarlıkta bulunan cemaatin en az yarısı orada idi. Ölü evinde verilen yemeği yemekteydiler. Ayak üstü sohbetin ardından biz de yemeğe geçtik ve rahmetlinin canı için verilen yemekten yedik. Duamızı ettik. Ancak ölümlerde ve düğünlerde bir araya gelebildiğimiz için hemen yemekten sonra ayrılmayıp biraz sohbet daha edelim istedik. Suçatı’daki TOKİ konutları, Kanalın suyu ve birkaç konu daha konuştuk. TOKİ’de 300 rakamına ramak kalmış. Özellikle Gürün’ün köylerinden çok talep olmuş; Karahisar köyünden, Eskihamal köyünden ve gurbetçilerden çokça talep varmış, maşallah. Kanalın suyu konusunda ise yine suyun kaynağında balık çiftliklerine fazla su tutulduğu için kimi zaman kanala su bırakılmadığı ve bu sebeple meşhur telin bağ ve bahçelerin kuruduğu söylendi. Koskoca kasabanın bu soruna hala kalıcı bir çözüm bulamayışı birlik olamayışına bağlı olabilir diye düşünüyorum ve inşallah bu sene bu sorunun kalıcı olarak çözümlenmesini ümit ediyorum. Vazife bize düşer, elimizde yetki olursa da sonuna kadar kasabanın bu haklı davasında tarafında yer alırız inşallah.

Abdurrahman Engin, Ben, Abdullah Kara,Enver Takcı (soldan sağa)

Sohbetin bitiminde kasabanın belki en güzel yerinde yer alan bacanağımın evine gittik. Orada da farklı içerikte sohbet ettik, bacanak ihtiyacından dolayı iki tane danasını satıyormuş tesadüf biz oradayken alışveriş yapıldı. Tanesi bin liradan iki güzel danasını verdi bacanak, inşallah yenilerini alır. Çok fazla takılmadan oradan yaylamıza gittik. Mevsimden olacak yaylamız yeşil kıyafetleri arasında en güzel tondaki kıyafetini giyinmişti. Doyası baktık, çağla yedik, gezdik. Adalet teyzemin çayır çimen arasına serdiği yer sofrasında piknik tadında bir kahvaltı yaptık. Vallahi sabahki kahvaltıdan çok daha iyi geldi bana. Peynir, tereyağı ve ekmek, üstüne süper bir çay. Allah razı olsun, o kahvaltının hak ettiği hakkın rızası…
Yayladaki Evimiz (Kemal Takcı'nın Evi)

Oradan çıkışta babamın yanına uğradık. Sağolsun babam Münife’nin de desteği ile bahçemizi çiçek gibi yapmış. Yaptıklarını erinmeden gezdirip gösterdi. Gereken teşekkürü memnuniyetle belirttim kendine. Nasip olursa bende gelip yardım edeceğim dedim. İnşallah bende bir şeyler yapmak istiyorum. Güzel sohbetin ardından dönüş yoluna girdik, dönüş yolunda mevsim yiyeceği olan yeşil kengerden yülüme kestik, unuttuğumuz bir lezzeti yaşadık. İnsanlara olduğu gibi tatlara da hasret kalmışız gurbette geçen yıllarımızda.

Sivas’a dönmeden önceki son durak Avukat Zeynel Takcı’nın evi oldu. Yine tavşan kanı bir çay ile memleket ziyaretimizi sonlandırarak, dolu dolu geçmiş bir günün ardından huzurla Sivas’a döndük… Mekanın cennet olsun Kadir Dayı…

27 Mayıs 2012 Pazar

BEREKETLİ BİR SEYAHAT


Her zaman hızından şikayet ettiğimiz zaman aslında o kadar da hızlı olmayıp kimi zaman  bize o kadar cömert davranıyor ki kırk altı saate sığdırabildiklerimi yazınca siz de bana hak vereceksiniz.

Yıllardır bir yerlere gidip geldiğim halde atamadığım özelliklerimden birisi yolculuk heyecanıdır. O günde öyle oldu, sabahın köründe evden ayrılmam gerektiği halde o gün ancak 02:00 civarında uykuya dalabildim, tam rüya görmeye başlayacaktım ki, sabahları hiç de sevimli olmayan telefonumun alarm sesi beni uyandırdı. Başka günler olsa saatimi belki bir saat çaldırır sonra kalkardım ama o gün bir an uçağı kaçırma riskimi düşünerek ilk çalmada kalktım.

Biraz kendime, biraz da muhataplarıma saygımdan dolayı güzelce tıraş olup, kıyafetlerimi giyindim ve önce çocuklarla, onları uyandırmadan, sonra da eşimle, onu uyandırarak vedalaştım ve saat 04:00 gibi attım kendimi sessiz Sivas sokaklarına. Gece Sivas’a yakışıyor galiba, gündüzünden daha güzel oluyor şehir. Sabah namazı dolayısıyla bazı evlerden süzülen ışıklar caddenin ışıkları ile karışmış. Yine namaz dolayısıyla camilerden ışık ve ses geliyor, çok yoğun olmasa bile.


Meydanda bulunan Jandarma binasının önü bizi havaalanına götürecek servis aracının geleceği yer olduğu için oraya kadar yürüyorum. Benimle birlikte havaalanına gidecek üç kişi oluyor. Servis sadece beş dakika gecikiyor fakat hemen ucuz siyaset başlıyor “nerede bu belediye, böyle iş mi olur”, ne de sabırsız bir milletiz. Yerinde eleştiriye can feda fakat insan kaynaklı bu gecikmeler neden hemen yöneticilere mal edilir ki. İnsafı elden bırakmamak lazım. Meydandan geçen vatandaşlar var, araçlar da tabi. Her geçen Sivas ağzıyla selam verip geçiyor, selam vermeden geçen yok. Meydanda az sayıda insana rağmen oldukça hissedilir derecede karga sesi var, kara karga ve alaca kargalar sabahın köründe çok gayretle ötüşüyorlar.



Yaklaşık 20 kilometrelik yolu kah şehri izleyerek kah dalarak tüketiyorum. Havaalanı oldukça sakin, kazan simidi, peynir ve çayla kahvaltımı yapıyor ve Türk Havayollarının uçağına geçiyorum. Her zaman olduğu gibi yine koltuğum cam kenarında. Uçuş anında ve sonrasında güzel oluyor izlemek yer yüzünü. Sivas’ı sabah saatlerinde bir de gökten izliyorum. Mevsim etkisiyle olacak Sivas yukarıdan yemyeşil gözüküyor, henüz kurumayan otlar ve ekili alanlar bu yeşilliğin mimarı. Arazisi gayet geniş ve her şey için uygun, Sivas’ı gökten izlerken yatırıma ne kadar aç olduğunu, ne kadar müsait olduğunu bir kez daha görüyorum. “İnşallah Sivas’ımız çok geç kalmadan ihtiyacı olan yatırımları çeker” diye dua ediyorum.


Bulutların üstüne çıkmak ve onlara yukarıdan bakmak yine en sevdiğim şeylerden birisi. Yukarıdan kar kürtükleri gibi görünüyor mübarek. Kimisi tüy gibi kimisi ise çok daha yoğun görünümlü bu bulutların. Kısacası gökte gitmek çok zevkli. Gökleri epeyce temaşa ettikten sonra hepi topu 1 saat 10 dakika olan yolculuğun sonu geliyor ve bütün ihtişamı ile İstanbul görüş alanımıza giriyor. Deniz manzarası, şehir manzarası bize haykırıyor, “Sivas’ta güzel olabilir ama ben daha güzelim”. “Ona ne şüphe İstanbul’um sen dünyalar güzelisin” diyesim geliyor o haykırışa karşılık.


Sivas Nuri Demirağ havaalanının aksine Atatürk Havaalanı insan kaynıyor, o saatte bile. Ben İstanbul’a iner inmez projeleri inceleyeceğim Fırat bey telefon ederek kapıda olduğunu söylüyor. Çıkıyorum ve aracına atlayıp Yıldız Teknik Üniversitesi’nin Davutpaşa Kampusu’nda yer alan teknoparka gidiyoruz. Yol boyunca Fırat bey şirketlerini, nereden nereye geldiklerini heyecanlı şekilde anlatıyor. Projenin bir parçası da kuruluşun alt yapısı olduğu için zevkle dinliyorum. Proje sunumundan önce çaylarımızı içiyor ve sunuma geçiyoruz. Sunumun başarısı için ben de onlarda ellerinden geleni yapıyorlar ve sunumu 2 saat gibi bir sürede bitiriyoruz. Uyumamak için kahvenin uyarıcı gücünden faydalanıyorum.


Sunum sonunda Fırat bey sağ olsunlar beni otelimin bulunduğu muhite getiriyor. Otelim sütlüce’de, Haliç’in tam ucunda, İstanbul’un en güzel otellerinden birisi Hilton Garden Inn Hotel. Otele yerleşmeden önce yine o civarda yer alan, ülkemizin kayda değer eserlerinin minyatürlerini içeren MiniaTürk’e gidiyoruz. MiniaTürk çok güzel bir proje olmuş. Hepsi birbirinden güzel minyatürler arasında en çok ikisi dikkatimi çekiyor; Divriği Ulu Cami ile Darende Şeyh Hamidi Veli Türbesi minyatürleri. İnsan gururlanıyor böylesi eserlere sahip olmaktan. Çok sayıda turist var ve bu turistlerin çoğu da çocuk turist. Dünya çocuklarının zihninde böyle güzel eserlerle Türkiye’nin yer alacak olması ülkemiz adına sevinilecek bir durum.


Fırat bey ile MiniaTürk gezimizin ardından ben otelime yerleşiyorum. Otele daha girişte bir fark hemen hissediliyor. Hilton demek ki boşuna Hilton olmuyor. Bu otelin diğer Hiltonlardan farkı ise profesyonel iş yaşamına uygun olarak tasarlanmış olması. Bir iş adamının veya bir akademisyenin ihtiyacı olan ortam eksiksiz olarak düşünülmüş. Oldukça başarılı bir çalışma masası, kesintisiz internet, uzaktan baskı alma, ve diğer imkanlar bu oteli biraz daha farklı hale getirmiş. Zaten saymama gerek yok diğer özellikler Hilton’dan beklendiği güzellikte. Hani derler ya kendinizi özel hissediyorsunuz. Ara sıra gitmek lazım.


Otele yerleşip biraz dinlendikten sonra oğlumun hocasının bir isteğini karşılamak ve Eminönü ve Taksim’i gezmek için çıktım. Eminönü meydanına iner inmez ilk işim balık ekmek yemek oldu. Bir numara ya balık ekmek. Her uğradığımda ihmal etmediğim şeylerden biridir. Arkasından mısır çarşısı ve Tahtakale ve o civar, hem gezip hem de yaka mikrofonu aramaya devam ettim. Biraz geç bir saat olduğu için midir nedir koskoca Tahtakale de bulamadım. Gerçi çok fazla açık dükkanda bulamadım ya. arkasından vakit kaybetmeden Taksim’e geçtim. Tünel yolu üzerinde olur dediler. Meşhur İstiklal caddesi boyunca yürüdüm, adım başı bir dükkan, kime sorsam yok. Tünele kadar gittim, döndüm fakat yok oğlu yok. Yaka mikrofonu yoktu ama insan kaynıyordu. Türk’ü, Turisti valla iğne atsanız yere düşecek gibi değil. Adım başı müzik yapan birileri, modern ve nispeten açık giyimli vatandaşlar v.s. Ara sokaklarda yer alan bar ve müzikhollerden müzik sesleri geliyor. Aynı yoldan yine dükkanlara bakarak döndüm ama aradığım maalesef yok. Yorgunluktan ayaklarım şişti resmen. Taksimde bir simit cafe’de çay eşliğinde biraz dinlendikten sonra bir taksi ile otelime döndüm. gece ışıkları altında Haliç’i izledim, Haliç manzaralı odamdan. Ardından diğer güne biraz hazırlık yaparak yatışa geçtim.



Sabah kahvaltımı otelde yaptım, bir servis bizi Haliç Kongre merkezine götürdü. Haliç Kongre merkezi, reklamında da belirttiği gibi İstanbul’un denize nazır tek kongre merkezi. Süper bir manzara ve daha birçok önemli özellik. Gittiğimizde proje posterlerimiz sergilenmişti. Hepimiz gidip projemizin başındaki stantlarda yerimizi aldık. Gelen, giden, soran, soruşturan olduk, cevapladık dilimiz döndüğü kadar. Eski okulumdan hoca arkadaşlarla görüştüm, hatta yıllar öncesinden hocamız olan Ragıb hocayı gördüm. Okan üniversitesinden tanışık olduğum Birkan’ı gördüm v.s. Böylesi toplantıların önemli faydalarından birisi de bu zaten. Alanla ilgili kişileri bir araya getirmesi. Öğleden sonra oldukça faydalı sunumlar, oldukça değerli yetkililer tarafından sunuldu. Kendi adımıza bir şeyler anlamaya çalıştık, özellikle Üniversite-Sanayi işbirliğinin sorunları konusunda.

Gece uçağım olduğu için program sonuna kadar kalmadım. Otelime döndüm. Otele çıkmadan önce o civarda birçok kez gördüğüm Uykuluk denen yiyeceğin ne olduğunu merak ederek bir lokantaya daldım. Uykuluk ustalarından birine dedim ki “Bu uykuluk nedir bana anlatıp ardından da yenebilecek bir şeyse bir porsiyon istiyorum”. Usta anlattı, “Uykuluk hayvanların boyun bölgesinde bulunan beyaz etten yapılır, iyidir” diye. Uykuluk geldi, güzeldi ama bana çok yağlı geldi. Kola olmasa herhalde yiyemezdim. Bir de bolca ekmek. Bir daha yer miyim, olabilir.


Otele gidip toparlanarak saat 21:00 gibi otelden ayrıldım. “23:00’de uçağım var” dedim, taksi şoförü “hiç merak etme” dedi. Yola bir çıktık, şoförde şaşırdı, “inşallah yetişiriz” demeye başladı. Sahil yolundan zar zor yetiştik. 10 dakikalık rötardan sonra uçağımız kalktı. Uçakta Sivas belediye başkanı ve Üniversitemizin rektör yardımcısı Recep Toparlı’da vardı. Ayrıca eski öğrencilerimden biriyle karşılaştık uçakta.

Bu sefer izlediğim ışıklar altında İstanbul’du, ateş böcekleri gibi gözüken şehrin ışıkları şehri gündüz olduğundan daha güzel gösteriyor. İstanbul galiba seni seviyorum, ümit ediyorum ara sıra seni ziyaret etmek zorunda kalır ve hasretimiz çok artmadan görüşürüz.

Şehre kırk altı saat sonra döndüğümde “vay be” dedim, bu kadar sürede bu kadar iş, gerçekten bereketli bir seyahat oldu. Başka bereketli seyahatleri sabırsızlıkla bekleyeceğim. 

25 Nisan 2012 Çarşamba

Öğrenci İşleri Bilgi Sistemi Projem

"Bu proje şu an çalışır vaziyette müşterisini beklemektedir. Siz de eğitim kurumunuzu bu esnek yapı ile yönetmek isterseniz projenin satışı konusunda görüşebiliriz. Proje; muadillerine nispetle daha uygun olup ihtiyaca göre genişleyebilir ve düzenlenebilir yapıdadır. Her ne kadar Üniversite Bilgi Sistemi olarak tasarlanmış olsa bile İlkokul, Ortaokul ve Lise için, hatta dershaneler için uygulanabilir durumdadır. Tekliflerinizi bekliyoruz." 
İletişim için; htakci@gmail.com mail adresini veya 0(346)2191010 /2462 numaralı telefonu kullanabilirsiniz. Bizimle görüşmeden başka ürünlere bakmayın.  

Gebze Yüksek Teknoloji Enstitüsü (GYTE) Öğrenci İşleri Daire Başkanlığı için geliştirdiğimiz ve 2002-2006 yılları arası GYTE'de kullanılan projemizden bazı görüntüleri sizlerle paylaşmaktan gurur duyuyorum. Projemiz hala sapasağlam canlı ve çalışır vaziyette olup isteyen üniversite veya milli eğitim bakanlığına bağlı çalışan okullara uygun ücret karşılığında satılabilir durumdadır. 

Sisteme Giriş

Öğrenci İşleri Ana Menü

Öğrenci Menüsü

Öğrenci Kayıt Ekranı

Bütün Alanlara Göre Dinamik Tarama (Alan isimleri yerine açıklayıcı isimler kullanılacaktır)

Tarama Sonuç Ekranı ve Öğrenci Sayfalarına Buradan Ulaşım (Başka yollardan da ulaşım mümkündür)

Seçilen Öğrenciye Ait Öğrenci Kartı Uygulaması ve Öğrenciye Dair Bütün İşlemler

Dinamik Öğrenci Belgesi Çıktısı Alma (A4 boyutu ile uyumludur)

Transkript Raporu 

Staj Bilgileri Takip Ekranı (Buna ek olarak; askerlik sevk, harç ve diğer birçok bilgi diğer menülerde takip edilmektedir)

Projenin bütün ekran görüntüleri fazla olmasından ötürü sadece örnek bazı sayfalar konulmuştur.

Çalışmalarda görülen WEBGYTEWORKS; tarafımdan kurulan ve içinde birkaç öğrencinin de bulunduğu, her üniversiteye model olması gereken bir yazılım geliştirme ekibine vermiş olduğumuz isim olup isim hakkı bize aittir. 

İletişim İçin:
Yrd. Doç. Dr. Hidayet Takcı
htakci@gmail.com